Make your own free website on Tripod.com
 
Sevgili fotoğraf severler!!
Bu sitedeki bilgiler Sayın Şennur Şentürk'ün koordinatörlüğünde hazirlanmıs olan 'Mesut İnsanlar Fotografhanesi'adli kitabından alinmıstır.
Fotoğraf makinesinin doğuşundan, günümüze kadar,
geçirdiği evrimi ve eski fotoğraflardan
örnekler bulacaksınız. Sitenin sonunda ise,
eski fotoğraf makineleri albümü yer almaktadır.
 
 
 
Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi
İstanbul'da yayımlanan Ceride-i Havadis gazetesinin 17 temmuz 1842
tarihli sayısında çıkan bir haberden "Mösyö Daguerre'nin
öğrencilerinden Mösyö Kompa'nın İstanbul'a geldiğini,
Beyoğlu Belle Vue'de çalıştığını, adam başına on kuruşa
Daguerreotype'ler çektiğini, giderek isteyenlere bu sanatı öğrettiğini
ve makine sattığını öğreniyoruz. Demek ki fotoğrafın atası
Daguerreotype, Fransız Bilimler Akademisi'nde bir buluş olarak
sicillendirildikten hemen üç yıl sonra, teknolojisi ve makineleriyle
birlikte gelmiş İstanbul'a. Kısa süre içinde de büyük bir yaygınlık
göstermiş: 1842-1900 yılları arasında yalnızca Beyoğlu'nda açılan
"fotoğrafhane"lerin sayısının otuzu geçtiğini biliyoruz.
Saray ve sultanlar, hem ilgilenmişler hem de destek vermişler
fotoğraf uğraşına.
Önce Müslüman olmayan kesimlerin, levantenlerin başı çekmesiyle,
halk da büyük bir ilgi göstermiş; ilk yıllardan başlayarak
Abdullah Biraderler'e, Kargopulo'ya, Sebah ve Joaillier'ye,
Resna Fotoğrafhanesi'ne ya da benzerlerine müşteri olmuş;
çoluk çocuk, yaşlı genç, çeşitli bahanelerle, boy boy, binlerce
fotoğraf çektirmişler.
Daha sonra sokağa çıkmış fotoğraf makinesi;
teknolojinin onu gittikçe daha kullanışlı hale getirmesiyle,
taşınabilir makinelerin ortaya çıkmasıyla, kente ve kıra açılmış;
saraylara, evlere, konaklara girmiş. İnsanları, sokakları, önemli olayları,
doğayı, dağları, denizi keşfetmiş.
Bir ölçüde eski usül fotoğrafhanelerin, Ziya Osman Saba'nın
deyimiyle Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nin simgelediği bu dönemin
1950'lere dek sürdüğü ve bu yüz yıllık sürenin, Türk fotoğrafının gençlik
ve gelişme dönemi olduğunu söyleyebiliriz. 1950'lerden sonrasıysa,
bir yandan "fotoğrafhane"lerin bir bir ortadan kalktığı, fotoğraf makinesinin çok yaygın ve gelişmiş bir aygıt haline geldiği; bir yandan da fotoğraf teknolojisi ve basım tekniklerindeki büyük gelişmeyle "modern" Türk fotoğrafının kendini göstermeye, yaratmaya başladığı dönemdir.
Başka bir deyişle, fotoğraf tarihimizin çocukluk ve gençlik çağları,
Mösyö Kompa'nın sattığı ilk Daguerreotype'lerle başlar,
Ara Güler'in 1940'ların sonunda satın aldığı ilk
küçük Leica'yla biter...
 
Daguerreotype  (Engin Özendes koleksiyonu)
 
 
 
 
 
ve kutusu...
 
 
"Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok..." der
Ziya Osman Saba... ve eski fotoğrafhaneleri anlatırken sözü ölüme getirir:
"Bu caddeye ne kadar çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önündeki resimleri seyre daldım...Bütün bu mesut insanlar buralarda da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar.
Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman, tebessümleri
devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi?
Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı çocuk, daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç
ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce
uzakta..."
Necip Sarıcı Koleksiyonu
 
 
Melih Cevdet Anday'sa daha doğrudan bir saptama yapıyor
Fotoğraf adlı ünlü şiirinde:
"Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman Efendi'yi tanımamış.
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz..."
 
Necip Sarıcı Koleksiyonu
 
 Melih Cevdet Anday yukardaki şiiri yazdığında, Roland Barthes'ın
Camera Lucida'sını okumamıştı henüz; çünkü bu kitabın
yazılmasına daha yıllar vardı. Ama otuzbeş yıl arayla, ozan ve düşünür,
aynı düşüncede birleşiyorlar;ölümü anımsatan bir şeyler var fotoğrafta.
Ve ozanın sezinlediğini,düşünür açıklıyor:
"Fotoğrafı çekilen kişi ya da şey, bir hedeftir, bir göndermedir,
bir çeşit küçük imgedir. Ya da fotoğrafın Tayf'ı diyebileceğimiz, nesnenin yaydığı görüntülerin toplamıdır. Tayf sözcüğünü kullanıyorum, çünkü, bu sözcük kökeni nedeniyle imgeyle ilişkili olduğu kadar, ona fotoğrafta bulunan korkunç bir şeyi daha ekler: ölmüşlerin geri gelişini..."
"Fotoğraf, doğruyu söylemek gerekirse, benim ne özne, ne nesne olduğum,
ama bir nesneye dönüşmekte olduğunu duyumsayan
özne olduğum o gizli anı temsil eder: o anda ölümün (arada kalan
olayın) küçük bir provasını yaşarım..."
 
Şennur Şentürk koleksiyonu
 
İşin tuhafı, fotoğraftaki ölüm gölgesine, fotoğrafın yaratılışına aracı olan
makinede pek rastlanmaz. Bambaşka bir dünyadır onun dünyası.
Üstelik bulunuşundan bu yana fotoğraf uğraşının en ilgi çekici
yanlarından biri, nedense hep fotoğraf makinesi olmuştur.
Fotoğrafın kendisi, yakalanıp kağıda dökülen görüntüsü,
asıl önemli olan odur kuşkusuz. Ama hiçbir zaman makine,
bu uğraşta salt bir aracı olarak kalmamış, giderek kimileri için araç,
amacın önüne geçmiş, tuhaf bir büyüleyicilik, nerdeyse törensel bir anlam ve çekicilik kazanmıştır.
Sayısız fotoğraf makinesi meraklısının , fotoğraf çekmekle fazla ilgilenmediği halde makinelere aşık onca insanın, onca makine koleksiyoncusunun ortaya çıkmış olması bundandır, büyük bir olasılıkla...Fotoğraf makinesi, çektiğiniz fotoğraftan öte -ve önce- sevebileceğiniz, tutkuyla bağlanabileceğiniz,
kıskanabileceğiniz, yarı büyülü, yarı gizemli, biraz "tekinsiz" bir aygıttır.
Yeni bir fotoğraf makinesi satın alıp elinde tutan herkesin bir kez kapılmaktan kaçınamayacağı duygulardır bunlar. Nereden geldiklerini kestirmek de kolay değildir. Belki onca marifeti küçücük bir kutuya sığdıran insanoğlunun tanrısal becerisinin şaşırtıcılığıdır bu duyguları uyandıran; belki de zamanı durdurabilen bir aygıtın, bilinçaltımıza işlemiş, tarifsiz çekiciliği..
 
 
 
 
DEVAM
 
 
 
 
 
 
Deniz Akbulut